Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2013 Cuma

Kar


Kar yağdı yine bir gün. Annem söylendi durdu. Nefret ederdi kardan. Aslında kardan değil de kayıp düşmekten tedirgindi. Gün boyunca dışarı da çıkmadı ki kardeşim ve ben bunun böyle olacağını çok iyi biliyorduk. Bense karda yürüdüm. Okula giderken, markete uğrarken, fotoğraf çekerken; atkım, berem, eldivenim hep muntazam hep yerinde. Montumun içinde kocaman  bir hırka ve kazak. Eve doğru yaklaşınca pencereye baktım annemi gördüm. Gülümsedi, gülümsedim. Elleri küçücüktü.

Yıllar sonra yine yağdı kar. Bu kez söylenen biri yoktu. Kar görmekten kurtulmuştu annem. İstediği kadar dışarı çıktı ama ben göremedim. Kardeşim de... bense karda yürüdüm. İşe giderken, markete uğrarken, düşüncelerle boğuşurken; atkım, berem, eldivenim hep muntazam hep yerinde. Montumun içinde kocaman bir hırka ve kazak. Eve doğru yaklaşınca anahtarımı çıkardım çantamdan, buz gibiydi. Pencerede bir karartı gördüğümü sandım, yanıldım. Herşey anlamsızdı.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

"My life is a mess"-Hayatım darmaduman

Benim hayatım mı? Hayır şu an değil, ama öyle darmaduman olduğu zamanlar oldu ki, şimdi bahsedeceğim film karakteri gibi hissettim kendimi. Film karakteri  "L'auberge Espagnole" filminden Xavier.


Xavier, Paris'te annesiyle yaşayan, üniversite 3. sınıfta okuyan, ama hayatında hiçbir ideal edinememiş bir gençtir. Uzun süreli ama korkunç derecede monotona bağlamış bir ilişkisi ve ilerde bir gün çok popüler bir yazar olmak gibi uçuk bir hayali vardır. Bu hayal uçuktur, çünkü üniversitede babasının zoruyla Ekonomi okumaktadır ve kariyer yolu yine babası tarafından çizilmiştir bile! 4. sınıfta ne yapıp ne edip İspanyolca öğrenecek ve mezun olur olmaz bakanlıkta İspanyol ekonomisiyle ilgilenen komisyonda çalışmaya başlayacaktır.Bu nedenle, tamamen yanlış bir yol seçip, Erasmus değişim programıyla hakkında hiçbir şey bilmediği Barselona'da bulur kendini.

Evli genç bir kadına aşık olur, daha doğrusu olduğunu sanır, kız arkadaşıyla da ilişkisinde hiçbir anlam aramaz, oda arkadaşının lezbiyen olduğunu öğrendiğinde en büyük üzüntü ve tepkiyi o gösterir, babasının bulduğu işi daha ilk gününde bırakır gider. Evet evet; bu çocuk bir an önce büyümelidir.

Serinin ikinci filmi Les poupees russes'te ise 30 yaşındadır ve bir yazar olmuştur, fakat hayal ettiği gibi popüler ve güzel romanlar değil, beş para etmez televizyon dizilerine senaryo yazmaktadır. İlk filmdeki sevgilisiyle çok yakın arkadaştır, derken kendinden genç bir kızla flört ederken, aşırı derecede bencil ve kaba davranışlarıyla kızı kendinden uzaklaştırır.

Yeniden aşık olur, aşık olduğu kadını bulduğu ilk fırsatta röportaj yaptığı güzel aktrisle aldatır. Evet doğru, 30 yaşında bir zampara olmuştur Xavier. Aşktan hala bir şey anlamamaktadır ve işin kötüsü kendinin de her filmde dediği gibi, hayatı darmadağındır. Memleketi bırak, devamlı oturduğu bir şehir, devamlı çalıştığı bir iş bile yoktur. Artık ilk filmdeki gibi, kravatından ceketinden, bütün sorumluluklarından kaçıp gideceği bir yer yoktur. Neyse ki film mutlu sonla biter ve aşık olduğu kadınla birlikte Paris'tedir artık.

Serinin üçüncü filmi, 2013'ün sonunda vizyona gireceği duyurulan Casse-tete Chinois adlı filmde, Xavier 40 yaşında, çocuklu bir dul olarak karşımıza çıkar. İsimden anlaşıldığı gibi artık kıtalar arasıdır aşk ilişkileri. Ama bana kalırsa hala bir ders alamamış olacak.
Xavier gibi bir karakterin genç nesilde çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Sırf okumuş olmak için okuyan, idealleri uğrunda belli bir yaşa kadar hiçbir şey yapmayıp, sonradan mucizeler bekleyen, her aşk ilişkisini o çok yüksek "erkeklik" egosundan dolayı mahveden, görünürde çok nazik, sempatik ve düşünceli olup hayatını her adımda mahvetmeyi başarmış biri. Bu cümleler ne kadar çok acımasız görünse de, Xavier çok sempati duyduğum bir karakter. Hepimiz çoğu zaman idealler arasında bocalamadık mı? İçinde bulunduğumuz, illa zıtlık yaratmayı seven dünyada bu zıtlıklardan dolayı acı çekmedik mi? Xavier sadece bütün bunların üzerine bir de sürekli içgüdülerine göre davrandığından durumun etkileri onda daha büyük oluyor.
Şimdi bu seri filmden karaktere dair diğer karelere bakalım.

İlk filmdeki toy, cahil, ve umutlu genç Xavier. Hayaller falan o biçim. Hem ülke gezeyim, hem uçakta tanıştığım Fransız adamın karısıyla sevişeyim, hem sevgilim benden ayrılmasın, hem oda arkadaşım lezbiyen olmasın, hem bakanlıkta iş bulayım hem de, sıkılınca yani ilk günde işi bırakıp yazar olayım. Peh.

İkinci filmdeki anasının gözü Xavier. Moskova'nın en kusursuz ölçülere sahip yolunda yürüyen görüntüsüyle adeta kendiyle çelişiyor. Hayatındaki kadınlar sırasıyla: Barselona'da tanışıp aşık olduğu İspanyol garson, çocukluk aşkı Fransız Martine, mağazada tanışıp takıldığı zenci kız, evinde kalmaya başladığı mükemmel güzellikteki lezbiyen arkadaşı, ve yine Barselona'daki ev arkadaşlarından aşık olduğu Wendy, aaa daha bitmemiş, güzel İngiliz aktris var bir de.

Üçüncü filmle ilgili herşey ortada. Böyle zamparalıklar yaparsan, pılını pırtını toplayıp dolanırsın bambaşka kıtadaki sokaklarda. Malum artık gönlü bir Çinli'de. Dördüncü film çekilirse uzaya açılacak Xavier ve bir bilimkurgu izleyeceğiz. Öhöm.
Her kusuruna rağmen benim en sevdiğim karakterlerdendir Xavier. Çünkü acınacak derecede gerçek, inanılmayacak derecede komiktir. Aktör Romain Duris'i sevme nedenimdir.

4 Nisan 2013 Perşembe

Baba



Baba... kelime olarak bakıldığında ne kadar basit. 4 harfli bir bebek ifadesi. Var olma sebebin olan bir adama bu kadar basit bir hitap neden? Bu sorunun cevabı yok, çünkü kelimeler kifayetsiz kalır. 

Zordur ataerkil bir toplumda hem baba olmak, hem kız evlat olmak. Baba, öyle çok içli dışlı olmaz kızıyla, mesafesini korumak zorundadır, kızını dövmeyen dizini döver'dir. Kızın namusunu koruma görevi ona verilmiştir, kazadan beladan koruma görevi de. Farkında olmadan kabul etmek zorunda kalmıştır bu rolleri, karakteri ne olursa olsun. Bu nedenle midir bilmem, kızlar çok geç anlar bazen babalarının değerini.

Bir baba sözüdür: "Beni şimdi beğenmez takdir etmezsin de, beş para etmez insanları tanıdıkça anlarsın değerimi." Anladım baba. Eve giren tek maaşını, kendin bir gıdım harcamadan çocuklarına feda ettiğin yıllarda  anladım. Kendi babanı kaybettiğinde, dedeleri öldüğü için evlatların üzülmesin diye gözyaşlarını yutup nefesini tuttuğunda anladım. İlerde biz senin torunlarına sigara içmemelerini öğütlerken kötü rol model olmak istemeyip sigarayı bıraktığında anladım. Sevdiğin dizi başlarken çocuksu ifadeni yakaladığımdaki utancında anladım. Taze ekmek bize kalsın diye, bayatı ıslatarak yediğinde; karanlıkta eve gelirken penceredeki siluetini yakaladığımda, her başarımda ve başarısızlığımda sırtımı sıvazlamanda, bir pot kırdığımda ağzını büzmende, her yaz tatilinde akrabalarla bir araya gelindiğinde, doğumumda bana nasıl ebelik yaptığını anlatırken anladım değerini... Bütün bunları söyleyebilmeyi çok isterdim baba. Ama ben, o zamanlar çok odun kafalıydım. Yaşama sebebimi görmezden gelecek kadar... 

Çok geç kalmadığım için ne kadar mutluyum anlatamam! Ne zaman bir dolma kalem görsem, yazdığın yazıları hatırlarım, ne zaman lavanta kokusu duysam senin kokunu duyarım. Gök gürültüsünde, karda kayan arabadan bizi kurtardığın gelir aklıma, yaz sıcağında sayende yapabildiğimiz güzel tatiller... İyi ki varsın baba.

 

5 Mart 2013 Salı

Yönetmen Cedric Klapisch, Film "Paris" (2008)



İtiraf ediyorum ki, filmi ilk seyrettiğimde yönetmenin ismine dikkat etmemiştim. Bu durum, sonrasında aynı yönetmenden tesadüfen 3 filmi arka arkaya izleyip beğenip, araştırmama kadar devam etti. Evet, Cedric Klapisch benim için bir fetiş haline geldi sevgili günlük. Bu adamın çektiği her film, kullandığı her plan, algılama ve aktarma yeteneği büyük övgüleri hak ediyor. Bugün bu olumlu yönleri 2008 yapımlı "Paris" filmi üzerinden anlatacak olsam da, aynı hatta daha sıcak etkiyi yönetmenin "L'auberge Espagnole" ve "Les Poupées Russes" isimli seri filmlerinden de anlayabiliyoruz.

Öncelikle bu adamın nereden torpili var, bu kadar
ünlü ve iyi oyuncuyu nasıl bir araya getirdi, filmi 3 ayrı ülkede kısa sürede nasıl çekti ve babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi ve benzeri sorularıma bir türlü yanıt bulamadığımı belirtmek isterim. Juliet BinocheFabrice LuchiniRomain DurisKarin Viard bahsettiğim oyunculardan birkaçı.

Filmin afişine ilk baktığımızda, puslu bir Paris sabahı manzarası görüyoruz, alışılmış olan parlak gökyüzü ve ışıklı Eiffel kombinasyonlarının aksine. Genç ve dinamik aşıklar, öpüşen delikanlı ve genç kız yerine, orta yaşlı aşık ve genç metresi, orta yaşlı kadın ve kardeşine beslediği sonsuz sevgi, ve genç bir delikanlının sağlık sorunu nedeniyle uzak kaldığı dansçılık mesleğine karşı olan özlemi çıkıyor karşımıza.



Bu filmde aşk bir iksir değil, bu filmde anlatılan aşkın yüceliği falan değil daha önce bahsettiğim "Paris Je T'aime" in aksine. Filmin de yer verdiği gibi, şehir aslında Baudelaire'in nitelediği gibi bir "Kötülük Çiçeği" olarak ele alınabilir. Yemyeşil parklarda şarap içen genç çiftler değil de, semt pazarında birbirine yazan orta yaşlı bir çift görmeniz daha olasıdır. Üç tane pazar satıcısının, kendileriyle isteyerek sevişmeye gelen 3 modeli reddettiği anlar da olabilir bu tabirin içinde. Ya da büyük şair ve besteci İsmail YK'nın da değindiği gibi "beni beğeneni ben ben beğenmem, benim beğendiğim ise beni beğenmez" durumunu haykırıyor yönetmen, diyebiliriz.



Filmin büyük kısmı karşıtlıklardan oluşuyor, yönetmen gözümüze bu farklılıkları sokmak için çırpınıyor resmen. Aslında hikayede ana karakter yok, ama afişten yola çıkarsak, Pierre (Romain Duris) adlı genç dansçının kalp hastalığı sonucu eve tıkılması ve üç tane birbirinden dinamik çocuklu ablası Elise'in onun evine yerleşmesi bu karşıtlıklardan ilki. Bir Türk filminde olsa, gencin öleceği ve ne kadarlık ömrü olduğu sürekli kulağımıza çalınır, durum trajikleştirilirdi. Arkaya da iki tane Galata Kulesi manzarası atıp bir de Kıraç şarkısı çaldın mı, tek planda kurtarırdın hikayeyi. Ama bu filmde Klapisch, oldukça basit görünmesine rağmen, diyaloglarla, hasta gencin yeğenleriyle geçirdiği anlarla o duyguyu izleyiciye geçiriyor. Çocuğun tüm hayatı balkonundan gördüğü iki kule arasına hapsoluyor. (Keşke ben de o manzaraya bakıp efkara kapılsam, çok şımarık bu çocuk çoook!)



Bir diğer karşıtlık, yaşlı tarih profesörünün, gepegenç öğrenciye duyduğu aşk mesela. Bir keman öğretmeni hikayesine dönmüyor hikaye. Genç kız profesörü çatır çatır aldatıyor, yani Fransızların genişliğini de güzel anlatıyor yönetmen ehe.



Beni en çok şaşırtanlardan biriyse, Faslı gencin Fransız modelle tanıştıktan sonra Paris'e göçmesiydi. Daha sonrasında da elinde tuttuğu Notre Dame kartpostalıyla Notre Dame kilisesine bakan köprünün üzerinde bakıp gerçek binayı karşılaştırdığı sahne de tebessüme sebep oluyordu. Bunun dışında filmdeki komedi unsurlarından biri de, has Fransız pastanecinin dükkanına, göçmen genç kız Khadija'nın tezgahtar olarak girmesi ve aralarındaki çekişmeydi. Bu arada Khadija yani bizim Hatice de Saint-Denis'liymiş, hemşehrim sayılır.




Paris filmi tek bir gönderiye sığacak gibi değil. Bu filmin benim için bu denli başarılı olmasının sebebi, şehrin dokusunun seyirciye hissettirilmesi. Daha önce semt pazarında başlayan aşk gösterilmedi Paris'te. Ya da lüksü simgeleyen bir gökdelenden, hiçbir filmde, sevdiği kadının küllerini uçurmadı bir karakter. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu gönderiyi filmin yönetmenini ve diğer çalışmalarını da gösteren bir görselle sonlandırıyorum.







26 Şubat 2013 Salı

Çok Büyük Klişe: "Paris Je T'aime"

Kurabiye daha çok sızlanır Paris Paris diye, demiştim ben. İçimdeki özlemi hiçbir şekilde dindiremez durumdayım. Anılar yavaş yavaş siliniyor zihnimden, o zamanlar yazdığım günlükler bile tutmuyor yerini. Görsel çalışıyor beyin ya da hiç çalışmıyor da olabilir, neyse o ayrı konu. Bu özlemi gidermek için arada sırada, tamam tamam her boş anımda Paris'te geçen bir film izliyorum. Paris'te geçen film deyince günümüzde akla ilk gelen "Paris, Je T'aime" oluyor genelde. 

Film fena sayılmaz, ama klişelerden uzak durmadan çekilememiş. Mutlaka bir aşk şehri tınısı eklenmiş, zaten orjinal olma gibi bir iddiası da yok filmin yönetmenlerinin. 21 ayrı yönetmen, 21 ayrı aşk hikayesiyle Paris'in bölgelerini tasvir ediyor. Çıkış noktası gayet güzel, hatta birkaç hikaye filmi hatırlanır kılmaya yetiyor. Örneğin, Joel ve Ethan Coen'in çektiği "Tuileries" ve Tom Tykwer'in objektifinden "Faubourg Saint-Denis" kısımları ilk aklıma gelenler  Ancak, Elijah Wood'un basit bir vampir hikayesine kurban edildiği "Madeleine" bölümü çok da yaratıcı olamamış. 
Fikrimce Joel ve Ethan Coen'in hikayelerinin başarısının nedeni, Paris'e turist olarak giden zavallı bir adamın, şehrin alışılagelmiş aşk şehri imajından çoook daha farklı şekilde sıradışı ve bazen tehlikeli aşıklara denk gelmesini anlatmaları. Yani Paris deyince akla gelen, şarap-Eiffel-aşk üçlüsünü, çişli metro-uçuklu ağız-aşk üçlüsüne dönüştürmeleri diye indirgeyebilirim.
Filmin "Faubourg Saint-Denis" kısmına gelirsek, beğenim tamamen montajla alakalı aslında. Kör aşık ve Paris'te aktris olmak isteyen genç kız klişesi bambaşka birşeye dönüşüyor bu filmde. O da görüntü yönetmenini alnından öpmek için Paris'e gidesim var dedirttiriyor insana. Film akışındaki hızlanmalar, ani yavaşlamalar, kamera açısının her ayrı planda değişmesi gibi şeyleri kastediyorum. Şu an içimdeki sinema yorumcusunu Çılgın Türk'e bağlıyorum ve...
  
Evet! Filmi sevmemin esas nedeni Çankırı Çay Salonu (!) Türk Mahallesi, nam-ı diğer Faubourg Saint-Denis'e dair yansıtamadıkları tek şey, mahalleye girer girmez insanın üzerine salınıveren bakışlar elbette. Bu arada bu Çankırılı abiyi gerçekten kutlamak lazım, o da alışılmışın dışında bir isim seçmiş "Bosphorus", "İstanbul" veya "Marmara" dan başka bir isim tercih ederek!
Aslında bu filmi şehre dair anılara sahip olmayan biri çok beğenmeyebilir, hatta sıkıntıdan ölebilir, özellikle "Quartier Latin" bölümünde. Yine de, "Quai de la Seine" bölümünde, imam amcanın, kızından hoşlanan Fransız delikanlıya öldürecek gibi bakması ve çocuğun tırsması sahnesinden sonra, delikanlıya dönüp, gülümseyerek ne iş yaptığını sorması sahnesi için bile izlemeye değer bir film olduğunu düşünüyorum.
Filmdeki önemli oyuncular da cabası. Çok Hollywood suratlı bir izleyiciyse eğer filmi izleyen, bir Audrey Tautou yok malesef. Onun yerine bağrıma basacak kadar sevdiğim Juliet Binoche var. Ancak bu son sözümü yutmak zorundayım, zira film oldukça Hollywood özentisi olduğunu, Natalie Portman, Nick Nolte ve Maggie Gylleenhaal gibi oyuncuları ve filmin yüzde 80'inde İngilizceyi kullanarak gösteriyor zaten.
 
Paris deyince, esas değinilmesi gereken, ve yönetmenin de bundan ne kadar emin olduğunu filme dolaylamadan "Paris" adını vermesinden anlaşılan filmdir. Bir sonraki gönderi.





2 Aralık 2012 Pazar

Bana kendinden bahset...




Cevap vermesi en zor sorulardan biri: "Bana kendinden bahset..." İzdivaç furyası dönen, güzel ve yalnızdan öte, bi sikime benzemeyen riyakar ülkemde bu soruya verilen en belirgin cevap: "Evim var, aylık gelirim bıdı bıdı..." şeklinde. Evet ağzım bozuldu, artık otosansür uygulamıyorum. Ben de kendimden bahsediyorum artık, bu yani, ağız bozuk, aksi, gergin ve böyle mutlu biri.



Bu soruyla başlayan bir film afişi gördüğümdeyse, anında merak hissim uyandı. Çok elit, çok saygın bir Beyoğlu müdavimi olduğumdan, "yüksek eğitim"imi Sorbonne bilmem kaçta aldığımdan mütevellit, filmleri de Fransızca izliyorum Allah seni inandırsın. Allah'ı da büyük harfle başlayıp bir de kesme işaretiyle ayırdım ya, şimdi riyakar ben oldum galiba hihi. Neyse bu durumun da "güzel" ülkemde gideri var, memur neyim olurum belki 9-5. Bugün geyik modumdayım galiba, filmi beğendim ve unutmak istemiyorum, en iyisi birkaç lakırdı etmek hakkında.
Daha önce "Paris" (2008) filminde pastanedeki nemrut kadın rolünde izlediğimiz Karin Viard, bu filmde resmen şekil, renk vs herşeyi değiştiriyor. Kapı açışında, mantosunu çıkarışında, sigara yakışında herşeyde bir asalet. zaten bu Fransızların veya genel olarak Avrupalı sinemacıların son yıllarda cinsiyetçiliği yıkan imajlar oluşturmaları hoşuma gidiyor fena halde. Eğer Karin'in kadın olduğunu söylemeseydim ve okumasaydın, "kapı açışında, manto çıkarışında, sigara yakışında asalet var" dediğimde yukarıda, aklında hemen bir Antonio Banderas, veya bir James Bond, ama şu bi önceki yakışıklı esmer olan hah Pierce Brosnan canlanacaktı. Yok! Bu sefer ana karakter bir kadın, hem de hepsinden daha karizmatik, cinselliği çağrıştıran kırmızı ruju veya kırmızı elbisesi olmadan da seksi, dekolteler olmadan da dikkat çekici ve en önemlisi güçlü.


Elbette filmin içerisine bir aşk hikayesi yedirilmiş. Fakat bu sefer kadın zayıflığıyla, zaaflarıyla değil, ondan birkaç yaş küçük genç zaaflarıyla ve masumluğuyla kadına tutkun hale geliyor. En önemli anektotsa, radyoda ismini vermeden program sunuculuğu yapan kadın birnevi Güzin Abla modunda insanların derdini dinliyor ve kimseye anlatmaya cesaret edemedikleri şeyleri soruyor. Bunu yaparken de "Parlez moi de vous", yani "Bana kendinden bahset" diyor. Anlatmaya cesaret edemediklerimiz midir hakkımızdakiler? Tantuni üstüne bira-tekila-kokoreç yapıp, bol soğan-sigara-alkol kokusuyla uykuya daldığın geceden sonra etrafa hergecedişlerinifırçalayanhijyeninsan imajı çizmek gibi mesela...
Görüldüğü üzere film anlatmakta kötüyüm. Bana sembolle yoğurulmuş bir film ver, on saat konuşayım bu bu demek falan diye artistlik taslayayım, ama bu şekilde konusu basit ve son derece insani filmde karşımdaki izlemeden aklında birşey canlandıramıyorum. Dedim, belli bir çevrenin insanıyım, dandi mandi takılıyorum, ha bu arada sarhoşken diş fırçalamıyorum!
Karin viard parlez moi de vous

Filmdeki esas çok sevdiğim husus, Paris'i göreceğim diye debelenmemdi! Söylemeden edemedim.

25 Haziran 2012 Pazartesi



 
Özlendin Çok!
Uzun ve kocaman bulvarların, geceleri karanlık nedir görülmesi imkansız gökyüzün, birbirinden soğuk ama mağrur insanların, geceleri insanı bir romanın sarı sayfalarında hissettiren nostaljik esintin, gündüzleri durmak bilmeyen temposu ve koşuşturmasını büyük meydanlarda hiç güvercin bulamadığında anlaşılan büyülü bir şehirdin Paris!
Bir çok insanın Paris deyince aklına Eiffel Kulesi gelir. Gustave Eiffel fena tasarlamamış, manzarası da fena değil, ama Paris deyince benim aklıma arnavut kaldırımlı dar sokaklar, haftasonları sabah kurulan semt pazarları, bitmek bilmeyen metro ağları (şimdilik 14 tane), koskoca bir şehir kadar olan banliyöleri, incele incele bitmeyen şehir haritaları, mükemmel tatlıların tablo gibi sergilendiği patisserie'ler, fular-kasket-trençkot üçlüsü, üşümek bilmeyen güzel kadınlar, korkmak nedir bilmeyen zenci kadınlar, üniversitelerine polis girmeyen, girse de ilk önce üniversite girişinden izin alan polisler, bitmek bilmeyen grevler (bazen sinir bozucu hale gelse de), çiş kokan metrolar, şarap-peynir-Luxembourg Bahçesi üçlüsü, Esmeralda, Baudelaire, F. Scott Fitzgerald, Edith Piaf, Pablo Picasso, Dali, Monica, Caio, Daniel, Adriana, Florian, Sean, Agnes gelir. Arkadaşlarım, dostlarım gelir. Bunların en başında, bana aşkı getiren Pont des Arts gelir.
Woody Allen "Midnight In Paris" filminde Paris'e en güzel yağmurlu havanın yakışacağını iddia eder. Tamamen katılmakla birlikte, buna geceyi de eklemek istiyorum. Gökyüzüne başını kaldırdığında yıldızları göremezsin, çünkü şehrin ışıklarının gölgesinde kalır yıldızlar bile... Bu yüzden Işık Şehri derler, karanlık anını şehrin ara sokaklarında gökyüzüne bakmadığın an yakalarsın sadece.
Ben bir şehir kadar büyük banliyölerin birinde, ara sokakta bulunan bir öğrenci yurdunda yaşadım. Hala orası kadar yuvam diyebileceğim bir yer yoktur belki. Korkunun mazi olduğu şehirdir Paris benim için, korku öğelerinin bal gibi farkında olduğum halde. Kötülük Çiçekleri'dir: güzelle çirkin, tarihle yeni, Avrupa'yla oryantalizm, fakirlikle zenginlilk, bir gün karnını doyuracak birşey bulamazken, diğer gün şehrin merkezinde pahalı bir tiyatro oyunu izlemek, okuluna 5 dakika yürüyüp varırken, sevdiğini görmek için banliyöye 2 saat yol gitmek; sevmek, sevilmediğini bilip sevmek, sevilmeye başlamak, daha çok sevmek, hep sevmek ve sonuna kadar sevilmektir. Aşkı keşfettiğim yerdir. 
Not: Ben daha Paris'i sayıklamaya çok devam ederim sevgili günlük. Kurabiye kurabiye olalı, Paris gibi tepsi görmedi!

16 Haziran 2012 Cumartesi

Bir Kitap Düşünün, Size Unutmak Üzere Olduğunuz Benliğinizi Hatırlatan; ve Demagoji Yapmadan...
Belli kesimleri yerin dibine sokarken, objektiften uzak durup kendi ülkesinin insanını bir çok suçla itham ederken güzel roman yazdığını sanan romancılardan olmayan bir yazar olduğunu bu kadar açık görmemiştim Livaneli'nin; veya o kadar iyi sezemiyordum yazarların rengini.
Bitirdiğim bölümün de katkısıyla, karşılaştırmayı ister istemez yapıyorum kitap okurken. "Serenad"a başladığımda, günümüzde moda haline gelen sözde "Ermeni Soykırımı" ve Osmanlı sonrası Türkiye'dekilerin "Türkiyeli" terimiyle adlandırılıp bu soykırımla ilişkisini, okurken sanki kafanın içini açıp zorla yerleştiriyormuşçasına inanması zor kurguları içiçe geçiren bir roman olduğu önyargısına kapıldım romanın... Ama Livaneli'nin başarmaya çalıştığı şey, önyargılarla savaşmak zaten romanda.
Burayı bir kitap tavsiyesi yazısı haline getirmek istemiyorum sevgili günlük. Asıl değinmek istediğim, kitap sıradan bir kadının sıradan hayatını bir anda değiştirecek şekilde ufkunu genişletmeye karar vermesini ve bu gücü ölmek üzere olan Alman bir profesörden almasını anlatıyor. Böyle söyleyince karışık geliyor belki,  ama kitap bittiğinde insanın özüne dönesi geliyor, ertelediği şeyleri, vazgeçtiği orjinalliği ve tüm ideallerini gerçekleştirmek için harekete geçmesi gerektiğini hissediyor. Kitabın ana karakteri Maya, kendi keşfine okuyucuyu da davet ediyor, hem de çok sürükleyici bir halde.
Romanı okumayı 4 günde bitirdim, çalışmıyor olsam bir solukta okurdum. Sevginin bin bir türlü halini klişeleşmiş romantizm öğelerini kullanmadan anlatıyor. Peki neler görebiliriz bu romanda?
Dokunmanın sevmek olduğunu, ama sevişmenin her zaman seks olmadığını;
Dünyanın bir ucundaki insanın hayarınıza dahil olmasının güneş altında dondurmanın erimesi kadar doğal olduğunu,
Herkes ve herşey size düşmanken, en beklemediğiniz insanın size destek olabileceğini,
İktidarın en yufka yürekli insanı bile güç ihtirasına bürüyebileceğini,
Keşfetmenin, aşkın, yeni başlangıçlar yapmanın yaş ve yer tanımadığını
ve en önemlisi,
Kadın olmanın sadece anne olmak anlamında gelmediğini, kadının bir birey olarak varlığını eğer isterse her yaşta ve her yerde kanıtlayabileceğini... 

29 Mayıs 2012 Salı

Ben Yağmuru Sevmezdim...
Bir Zamanlar.
"Asla asla deme" sözünü kendime hayat yolu olarak seçeli çok oldu. Çünkü bir şekilde herkesin asla dediği şeyi gün gelip yapacağına inanıyorum, kendi yaşadığım şeyler de bu görüşe sahip olmamda büyük etken elbette. Ama daha çok yeni fark ettiğim birşey, "yağmurdanölümünenefretetme" fikrimin değiştiğiydi.
Eyvah, Islanıyorum!
Dışarda yürürken, burnuma düşen ilk yağmur damlası yeterdi beni kapalı alan aramaya çabalamak için. Veya hafif çiseleyen bir yağmur, bütün haftasonu planlarımı ertelememe sebep olabilirdi. Şemsiyesiz, kapüşonsuz çıkamayan bir insandım yağmur gördüğümde. Vebalı gibi davranırdım, ama alınmasın bana artık tamamen değiştim, bu illetten kurtuldum!
Hiçbir şey eskisi gibi değil.
Son zamanlarda hayatımdaki her güzel şeyin nedeni gibi, yağmurdan nefret etmekten vazgeçmemin hatta sevmeye başlamamın da sebebi üç harfli bir kelime; hani şu her şarkıda bahsedilen sözcük. Pamuk gibi sevecen tatlı bir insan oluyorum artık yağmurun kokusunu duyduğumda bile. Aslında diğer bir sebebi de, yağmurun filmlerden ve romanlardan farklı olarak, bana çoğunlukla mutluluk ve coşku verdiğinin ayırdına varmam.
Durma Yağmur!
Kalbimdeki er kişi ne zaman bana gelse veya ben ona gitsem yağmurlu olur hava. Ne zaman gelecek için çok önemli bir karar alsak ya yağmur başlar ya da yağmurdan sonraki koku gelir burnumuza buram buram toprak... Ömrümdeki en güzel 2 günlük tatile başlarken geçen yıl Büyükada'da, yine yağmur karşılamıştı İstanbul'da bizi. Hele vapurda püfür püfür huzurlu kollarda uyurken, yüzüne damlayan serin yağmur damlacıklarıni anlatmaya yetecek kelime yok sözlüklerde!

Kendime hayat felsefesi belirlediğim söz her daim devam ediyor beni kendine inandırmaya. Zevklerimiz, acılarımız, mutsuzluklarımız, mutsuzluklarımız hep değişiyor hayatta. Önemli olan bu değişimlere uyum sağlayabilmek. Yeni bir şehirde, yepyeni bir iklimde, yepyeni bir işte çalışmak mesela! Yeni insanları görmek her gün, yeni birşeyler keşfetmek. Çok şükür başardığım...

Not: Yazın geldiği nasıl belli, ardarda sularla ilgili girdiler...burada mesela.

25 Mayıs 2012 Cuma

Mutluluktan Uyuyamamak
Çok diyar gezdim sayılmaz, ama bir çok hissi bana yaşatan ayrı ayrı şehirler gördüm. Romantizmi ve tarihin gizemini yaşadığım soğuk siluetli bir şehir de beni kendine çekmişti, bir çok insanın önyargılarla hakkında atıp tuttuğu ne kadar yabancı görünürse o kadar samimi olan da. İlk sırada saydığım romantizmi, tarihin gizemini ve güzel yemekleri bu sefer sıcak siluetli bir şehirde de yaşadığım oldu; veya tarihle çok fazla alakası olmayan büyük zengin yatlarından kayıkçılara kadar iyot kokan ve farklı diller konuşan şehirde de. Yasakların olmadığı soğuk bir kent de. Herkesin sevdiği ama içinde benim nefes alamadığım büyük şehir görünümlü kocaman bir kasaba da. İşte bunların hepsinde ben başlıkta bahsettiğim "mutluluktan uyuyamamak" durumunu en az bir kere yaşadım.
Bugünlerde bahsettiğim durumu yine deneyimliyorum. Dün gece ancak 5 saat uyumuşumdur o da sürekli aralarda uyanarak. Bu gece de uykusuzum, çünkü içim içime sığmıyor, pofpof bulutların üstünde pofpof kabarmış kurabiyeleri yiyor gibiyim (bakınız midesinedüşküngünlükyazarı). Neden girişte o kadar yerde bulunduğumdan bahsettim? Çok gezen mi bilir çok okuyan mı, diye bir soru vardır ve doğru cevabı "çok gezen"dir bilindiği üzere. Fakat ben buna katılmıyorum. Bir insana çok şeyi öğretip ve öğrendikleriyle mutlu olma mutluluktan uyuyamama lüksünü veren şey, sevdiceği için yaptığı fedakarlıklar ve bu fedakarlıklar sonucu kendini gelişmiş, düşünce ve kafa yapısı olarak eskisinden binlerce adım daha ileride bulmuş olmasıdır. 
Çok konuşmuş gibi hissediyorum bu gece.
Zevzek kurabiye.