Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2013 Cuma

Kar


Kar yağdı yine bir gün. Annem söylendi durdu. Nefret ederdi kardan. Aslında kardan değil de kayıp düşmekten tedirgindi. Gün boyunca dışarı da çıkmadı ki kardeşim ve ben bunun böyle olacağını çok iyi biliyorduk. Bense karda yürüdüm. Okula giderken, markete uğrarken, fotoğraf çekerken; atkım, berem, eldivenim hep muntazam hep yerinde. Montumun içinde kocaman  bir hırka ve kazak. Eve doğru yaklaşınca pencereye baktım annemi gördüm. Gülümsedi, gülümsedim. Elleri küçücüktü.

Yıllar sonra yine yağdı kar. Bu kez söylenen biri yoktu. Kar görmekten kurtulmuştu annem. İstediği kadar dışarı çıktı ama ben göremedim. Kardeşim de... bense karda yürüdüm. İşe giderken, markete uğrarken, düşüncelerle boğuşurken; atkım, berem, eldivenim hep muntazam hep yerinde. Montumun içinde kocaman bir hırka ve kazak. Eve doğru yaklaşınca anahtarımı çıkardım çantamdan, buz gibiydi. Pencerede bir karartı gördüğümü sandım, yanıldım. Herşey anlamsızdı.

12 Şubat 2013 Salı

Cambridge'li Kedi Benim Kedim

İngilizce öğretiyorum, ama öyle aksana önem veren biri olmadım hiç... Üniversite yıllarında da yurt dışına gidip geldikten sonra sunum yaparken Amerikan aksanıyla konuşmak için müthiş çabalar gösteren arkadaşlarıma güldüğüm için midir, yoksa oldum olası özentilikten nefret ettiğimden midir, hatta beceriksizliğimden midir bilmem. Bir düşüncem de şu oldu hep; elin İspanyolu İngilizceyi şakır şakır konuşurken gayet de rahat bir şekilde "Yeşş. Ay vud hayk a pişa" diyorsa, bizim "Yes. Ay vuldlayk e pizza" dememiz çok da tuhaf kaçmaz (!).
İşin şakası, abartısı bir yana, bir dil öğretmek mesleğim haline geldiğinde bir an bocaladım. Bölümümdeki bahsettiğim arkadaşlardan dolayı az çok Amerikan aksanı çakabiliyordum da, kullandığım ders kitaplarındaki işitsel kaynaklar hep İngiliz aksanlıydı ve ister istemez öğrenciler aradaki farka takılıyordu. Bir gün, bu farkı yenmeye çok pis kafayı takıp, sonrasında herşeyi çakma İngiliz tonlamasında söyler duruma getirdim kendimi! Tabi ki, kedimin de eski bir İngiliz leydisi olması durumu güçlendirdi. Sahi, kedimle İngilizce konuştuğumu, daha doğrusu konuşmak zorunda olduğumu, hanfendinin de öyle her aksanı değil, yalnızca İngiliz tonlamasını anladığından hiç söz etmiş miydim acaba! Durum tam da bu. Kedimin eski sahibi bir İngilizdi. Bütün komutları, sevgi gösterilerini öyle yaptığı için, "Pinky, kam hiyaaa!" demedikçe getirtemiyorsun hatunu yanına. Sahibi gibi havalı olmalı kendisi (!).
Aksana takılı olmadığım zamanlarda bile bana itici gelen İngiliz tonlaması iyice yapıştı dilime. Hem tiple de uyuşmuyor yani, bir Amerikan aksanı olsa, ben zaten Türk-Amerikanım, veya Hispaniklerle takılıyorum diye bir imaj çizebilirsin. Ama kara gözüm kara kaşımla Ronald Weasley aksanına geçince pek de normal durmuyor. Geçen günlerde kedimle beni izleyen komşu teyzelerden birkaç kere cıklama sesi duydum. E haklı kadın! Sen kalk sabah pijamanla, daha kötüsü pijamanın altında çizmenle bakkala ekmek almaya git, arada bir ağzından Angara ağızlı konuşmalar çıksın, sonra köşe başında kedinin birine İngilizce parçala. Benim miniğim de nasıl bir mağrursa, sanki Cambridge'nin maskotu yağ torbası! Yarın ilk iş, beni kedimle konuşurken yakalayan komşu teyzeye "Fenkyu" diyeceğim.

6 Kasım 2012 Salı

Yolun Neresi Burası?

Baş mı, son mu, en güzel yeri mi, en zoru mu, yoksa en önemsizi mi? En gereksizi gibi görünen ama en keyiflisi mi... Yoksa en önemlisi mi? Gelecekte hatırlayıp gülümseyeceğin mi, yoksa somurtacağın mı, yolun neresi burası?
Bu satırları Paris güney yakada Saint-Germain Bulvarı üzerindeki çatı katı dairemde, sevgilim benim için krep pişirirken yazıyorum, ve burnuma gelen güzel kokular ne yazacağımı unutturuyor. Birazdan yağmur altında şehri turlayacağız, malum burada hava geç kararıyor. Kalbine mi indi? Şaka lan şaka. Kıbrıs Şehitleri Caddesinde bir kafede pinekliyorum, yanımda ergenler yüksek sesle ders mers tartışıyor. Erkeklerin çatallanmış sesleri, kızların fok balığı seslerine karışıyor. Cüzdanda para az, kilo da fazla yeşil çay içiyorum hehe. Bak bu çok Avrupai sahiden.
Bir sonraki girdi film yorumu olsun o zaman. Hayat yeterince boktan ve renksiz, yoksa çok mu renkli şöyle bolca siyahlar lacivertler, morlar falan? Kafa sorularla dolu!


12 Haziran 2012 Salı

"Ege'nin İncisi" Büyük köy İzmir
ve tüm groteskliği
Sabahları sokakları sıcaktan ve ihmalden çöp kokan, Pazar sabahları kusmuk kokusundan yürüyemediğiniz, o herkesin övdüğü kordonunda bira ve kahve içmek dışında hiçbir şey yapamayacağınız, her köşesinde ya falcı çingene ya da otçu hergele görebileceğiniz, kadın haklarını mini etek giymekten ibaret sanan, kordon boyundaki yüksek ve yeni restore edilmiş binalarının ardında uzayıp giden bir gecekondu ve genelev yığınına sahip olan, gençleri sadece alkol almak ve gece kulüplerinde kopmayı düşünen, bir sonraki semtine en az 50 dakikada o da şanslıysanız varabileceğiniz, Ege'de yer almasına rağmen küçük bir alanda bile yeşillik görmek için büyüteçle gezilen, 10 yıldır içinde sıçanların gezdiği kendi kaderine terk edilmiş binaya sadece bir kaç tablo ve ekran döşeyerek Avrupa'nın en özel sergilerinden, birini konuk ettiğini öne süren; "demokratiklaikmedenimoderncumhuriyetçi" bir şehrimizdir İzmir. Grotesk bir romanın geçtiği bir sahil kasabasıdır.

3 Haziran 2012 Pazar

Çömleği Kırmak- 2. Kısım
Hiç şaşmayan bir yöntem: Başkası olma, kendin ol!..
...Kendiliğinden kıçının üstünde yuvarlanırsın zaten. Bu ne demek peki? Tarkan abimizin yıllar öncesinde söylediği gibi "Başkası olma kendin ol" cümlesinin gaza getirmesi değildir sadece. Bu, kendini yetişkin olarak gören, yetişkin bir birey gibi kendi kararlarını alabilen, yorumlarını yapabilen birisinin hiçbir çaba harcamadan gayet net bir şekilde hayal kırıklığına uğraması durumudur.
Egosantrik dönemden önce...
Egonun tavan yaptığı ergenlik döneminden önce, ister kız ister erkek, etrafındakilerle aynı olduğunda tarif edilemez bir sevinç duyar insan ya hani. Örneğin, küçük bir kız arkadaşıyla aynı renk kazak giydiyse mutlu olur; veya bir erkek çocuğu arkadaşında olan bir oyuncağa sahip olunca sevinçten yerinde duramaz. Böyle örneklerin egosantrik dönemin ve düşüncelerdeki bireysel gelişimin de etkisiyle değişmesi lazım doğal olarak. Ama yok sayın günlük! Bu hala toplumsal bilinçaltının acı bir gerçeğidir (yaş ve yer fark etmeden), hala benzerlik çok mutlu eder kimilerini. 
Herhangi birşeyi ilk gerçekleştiren olmaktan korkulur mesela, geç kaldığın kalabalık bir derse kapıyı tıklayıp girmeden önceki tereddüt ettiğin 1 saniye gibi. Daha önce kimsenin denemediği bir yemeği yapmak gibi... Hiç kimse takdir etmez, ayıplanırım korkusu... Ki zaten haksız bir korku mudur bazen, diye düşünmek de gerekli. En basitinden, çoğunluğun tercih etmeyeceği türden bir sanat icra eden müzik grubu var diyelim. İlk zamanlar orjinalliğiyle birşeyler yapmaya çalışır, ve malesef hele de ekmeğini bu işten yiyorsa nabza göre şerbet vermek zorundadır ve müziğini "normal"leştirmeye çalışır. Bunun en güzel örneğini Zakkum (tıkla) müzik grubu için verebiliriz. 
Normalleşme tehlikesi
Ah nerede o androjen tarzda tınılarla döşeli, Placebomsu vokaller! "Ah Çikolata" şarkısındaki bariz kulağa gelen bas ve elektrik gitar sesleri... İlk dinleyişte çoğu zaman antipatik gelen, ama kesinlikle akılda kalıcı ve çarpıcı bir vokal... Hele ilk albümdeki "Ahtapotlar" düzenlemesi! "Kırrrravatımı!" diye bağırması, vurmalu çalgıları gayet net kullanmaları, klipte bir hatun kişi olması, grup üyelerinin saç ve makyajının orjinal görünmesi... Bir de 2011'de bu güzelim şarkıya yaptıkları "akustik" kılıfı altında normalleştirilen düzenlemeye bakıyorum... (Dinlemek için buradan "Ahtapotlar-akustik") Klipte solistin yüzüne yakın plan giriliyor, eskiden makyaj yapan adamda bir kaç rötuş hariç birşey yok. 
Verdiğim örnekte derdim elbette ki şarkıya başka versiyon uygulanması değil. Ancak bu "normalleşme" furyası bir kaç yılda bir kendini tekrar ediyor ve bu sinirimi bozuyor. Her 2 yılda bir, bir popüler müzik şarkıcısı tarafından 80ler pop albümü yapılıyor. Ama hiç kimse 90lar pop albümü yapmaya, o dönemdeki şarkıları tekrar yorumlamaya cesaret edemiyor, çünkü 90larda çok değişik tarzda şarkılar denenirken, 80lerde aynı ritmi takip eden romantik sözlü aşk şarkıları dönemiydi. 2000lerin şu zamanlarına baktığımızdaysa, bir "arabeskleşme" modası hüküm sürüyor. Türkü söyleyen Şevval Sam, arabesk albüm yapıp gözümde düşüyor, Işın Karaca, o güzelim sesini çatlata çatlata arabesk şarkıların canını acıtıyor, Zakkum, anason kokulu, aynaların bizi yaşlandırması temalı, "dostlar!" nidalı arabesk bir meyhane şarkısıyla ikinci albümünün çıkışını yapıyor. Aslında eminim ki bu isimler durduk yere hadi biz de normak olalım artık demediler. Para kazanmak isteyen "yapımcı" adı verilen takım elbiseli iri yapılı beyefendiler, öyle buyurdu. Dolayısıyla, zamanında Ankara'nın barlarında birbirinden ünlü veya ünsüz Indie tarzı rock grupların şarkılarını yeniden yorumlayan 12 yaşındaki Zakkum, meyhane masasında su bardağı kaldırıyor!  
Sadede gelmeyi unuttum! Orjinallik ayaklara itinayla kara su getirir.
Yazıyı yazmaya başladığımda aklımda çok daha farklı bir örnek vardı. Ülkenin en güzel sahil kenti olarak bilinen İzmir'de kısmen orjinal bir genç çiftimiz, bir yaz akşamı tiyatro, sinema veya konser gibi bir etkinliğe katılmak isterler ve çok da geç olmayan bir saatte İstanbul'da Taksim neyse İzmir'de de öyle olan bir yerde yani Konak- Alsancak arasında yapacak birşeyler ararlar. Akşamüstü saat 6'da başlayan bu arayış, saat 9'da hüsranla ve çoğu gençmodernincecikkemikgözlüklüsolcuİzmirlimarlborolevisconverse tipinin yaptığı gibi o mükemmel anlata anlata övülemeyen (!) Kordon denen yerde bira içmeye karfar vermekle sonuçlanır. Kısacası, başkası olmayıp kendin olmak çoğu zaman ayak ağrıtır!